Kitabın adı "Türklerin Ebru Sanatı". "Türk Ebru Sanatı" değil. Bu ismin rasgele seçildiğini hiç sanmıyorum. "Türklerin Ebru Sanatı", pasaportunda T.C. yazan kişilerin ebru adına yaptıklarını ifade eder. Kitabın adını "Türk Ebru Sanatı" koysalardı bir "Türk Ebrusu", "Türklere ait bir sanat" anlaşılacaktı ki kitabı okuyunca gördüm ki bu da zaten olmadığını ispatlamaya çalıştıkları birşey. Editör de herhalde farkında ki "Türk Ebru Sanatı" ismi, yağlıboya ile yaptığı şeyleri kapsamamaktadır. Kitaba bu yağlıboyaları koyabilmek için de ismini "Türklerin Ebru Sanatı" koymuşlar . . .

 

Bu kitabı baştan sona okuyunca şunları öğrendim :

  • Bir kere kendimize ebruzen diyeceğiz çünki ebrucu dediğimizde ebru alım satımı ile uğraştığımız anlaşılıyor.

  • Herhalde ebrucular sürekli cenabet (çok özür dilerim başka türlü ifade edemiyorum) dolaşıyorlar ki ebru teknesinin başına her oturacağımızda boy abdesti almamız lazım.

  • Bütün boyalar sonuçta topraktan yapılıyor o zaman topraktan boya yapacağız diye neden uğraşıyoruz hazır boyaları alalım ve kullanalım. Zaten topraktan yapılan boyalar da ne hikmetse milyonlarca senedir güneş altında dağda bayırda renklerini kaybetmeden durmalarına rağmen biz onları boya olarak kullanınca hemen solmaya başlıyorlar.

  • Fırçalarımızı gül dalına sarmamız gerekmiyor. Bu, Necmeddin Okyay bahçesindeki gülleri budadıkça çıkan dalları kullandığı için adet olmuş. İstediğimiz malzemeyle fırça yapabiliriz.

  • Ne Necmeddin Hoca ne de Mustafa Düzgünman, kendilerini tanıyanların ifadesine göre bir ebru geleneğinden söz etmemişler. O zaman ebru geleneği diye birşey yoktur. Herkes bildiği gibi ebru yapsın.

  • İstanbul'da Ebristan diye bir yer var. Burası Özbekler Tekkesi ayarında ekol olmuş.

  • Üsküdar'dan altı tane ebrucu çıkmış başka çıkmamış.

  • Ebruya yenilik getirmek lazım. Kağıt dışında ne varsa, fayans, kumaş, mum, tahta hepsini ebrulayalım. Evlerimizin her yerini ebru yaparsak ebru sanatına büyük bir hizmet yapmış oluruz. Hatta ebruladığımız fayansları evlerimizin banyo ve tuvaletlerine yapıştıralım çok hoş duruyor . . .

  •  

  •  

Biraz gayri ciddi oldu ama anladıklarımı daha öz olarak başka türlü ifade edemiyorum.

 

Böyle bir kaynak kitabı bastığı için Kültür ve Turizm Bakanlığı'nı ve Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü'nü kutluyorum. Zaten kitabın editörü de "Öz kültürümüzle ilgili böyle bir olanak sunan Kültür ve Turizm Bakanlığı'na ve ilgili yöneticilerine" teşekkür etmiş.

 

Bu kitabı okuyunca aklıma yıllar önce Hocam henüz hayatta iken başımdan geçen bir olay geldi. Sanıyorum 1998 ya da 1999 yılıydı. Hocam Kültür Bakanlığı'nın bir yarışması olduğunu söyledi ve bu yarışmaya katılmamı önerdi. Birlikte bir tek lale, bir tek karanfil ve bir de menekşe buketi seçtik. Ben ara ve dış pervazlarını yaptığım kumlu ve battal ebrularla hazırladım ve altın cetvellerini çekip Bakanlığa gönderdim. Yarışma sonucunda kağıdı yatırırken suyu dalgalandırmak suretiyle yapılan, bir İspanyol ebru çırağının icad ettiği rivayet edilen ve literatüre "İSPANYOL EBRUSU" olarak geçen bir ebrunun birinci seçildiğini öğrendim. O zaman bize de zaten bu yakışır diye düşünmüştüm. Görüyorum ki aradan geçen yıllar kültürümüze sahip çıkmaları beklenen insanlarda fazla bir değişikliğe neden olmamış  . . .

 

Bu kitap da muhtevası itibarıyla bizim olmayan ebruyu bizim olana tercih etmemizi öneren bir kitap.

 

Giriş bölümünde editörün hikmetli beyanları ve biraz da anatomi içeren paragraflar var. Buradan bir cümle :

"Yenilenmeyen gelenek ise zamanla ihmal edilmeye, unutulmaya ve yok olmaya mahkum olmuştur."

Demek Mustafa Düzgünman ve onun yolundan gidenlerin Türk Ebrusu için yaptıkları yenilikler yeterli değil ki ebru geleneğimizi korumak ve yaşatmak için sayın editör gibi yapmamız ve her bulduğumuz yeri ebrulayıp, yeni çiçek çeşitleri icad ememiz ve yağlıboyayla kağıda ebru yapmamız lazım.

 

İkinci bölümde mufassal bir tarihçe ve Tertib-i Risale-i Ebri'nin tam metni lugatçesi ile birlikte verilmiş.

 

Üçüncü bölüm "Ebru Kelimesi Üzerine" dördüncü bölüm ise  "Batılı Kaynaklarda Türk Ebru Sanatı" adını taşıyor. Her iki bölüm de dipnotlar ve kaynakça ile tam bir akademik çalışma olmuş.Yazanın ellerine sağlık.

 

Beşinci bölüm "Ebruzen Kelimesinin Ortaya Çıkışı" başlığını taşıyor. Ne yalan söyleyeyim bu bölüme gelince bende film koptu . . .

Devletin parasıyla basılan bir kitapta, kendimize ebrucu, ebru ustası ya da ebru sanatçısı yerine neden ebruzen dememiz gerektiği ispatlanmaya çalışılıyor. Pes doğrusu . . .

 

Altıncı bölüm  "Gelenek ile Rivayeti Ayırmak" başlığını taşıyor. Devlet parasıyla ismimizi ebruzene değiştirdikten sonra bu bölümde de yine devletin parasıyla bir ebru geleneğimizin olmadığı, gelenek sandığımız şeylerin aslında rivayet ve tevatür olduğu anlatılıyor.

Bu bölümde bir ebru geleneğimiz olmadığına, kullanılan boyaların doğal boya olmasının gerekmediğine ve ebruda icazete dair bilgiler verilmiş (daha doğrusu demagoji yapılmış) ;

  • Sayın Uğur Derman'ın "Türk Ebru Sanatı" kitabında, "ebru geleneği" veya "geleneksel ebru" gibi terimler hiç kullanılmamış, Ayrıca kitapta geleneksel ebru terimine de hiç rastlanmamış.

  • Necmeddin Okyay ve Mustafa Düzgünman da "ananevi" ya da "geleneksel" terimlerini hiç kullanmamışlar.

  • Ebruda yapılan yeniliklerin hangilerinin geleneğe uygun olduğuna ve hangilerinin uygun olmadığına şahıslar değil tarih karar verirmiş.

  • Uğur Derman'ın kitabının 25. sayfasında "Yukarıda saydığımız boyaların çoğunun bugün artık bulunmasına imkan olmadığından daha evvel saydığımız şartlara uyan yapay boyaların kullanılması yoluna gidilmiştir. Üstelik eski boyaların solabilmelerine mukabil şimdikiler daha dayanıklıdır" ifadesi de bazı gerçekleri dile getirmekteymiş. Uğur Derman'ın bu gözlemi ile tabii boyanın solmayacağını savunan "gelenekçi" görüşler arasında ciddi çelişki mevcutmuş.

  • Ebru teknesinin başına oturacağımız zaman bir boy abdesti alarak Alem-i İmkan olarak idrak edeceğimiz bu tekne karşısında "Bismillahirrahmanirrahiym. İlahi, ya Rabbi!. Ezel'deki Hükm'üne uygun olarak . . ." diye başlayan ve " . . . Destur Ya Hakk !" diye biten Ahmet Yüksel Özemre tarafından kaleme alınan bir dua edecekmişiz.

  • Guvaj boya da topraktan yapılmaktaymış.

  • Ahmet Yüksel Özemre, Mustafa Düzgünman'ı anlattığı makalesinde "toprak boyadan farklı boya kullananlara ömrünün sonuna kadar asla müsamaha göstermeyen bir tutum izhar etmekten de geri kalmamıştır" demiş. Oysa Hoca boyalarını Üsküdar'daki nalburdan alırmış ve bunlar badana boyasıymış.

  • Zaten Hoca'nın çiçek yapımında kullandığı kırmızı da Avrupa'dan geliyormuş ve toprakla alakası yokmuş.

  • Hazır boyaların asit ve kazein içerdiği dolayısıyla hazır boya kullanılmaması gerektiği iddialarını ciddiye almak mümkün değilmiş.

  • Niyazi Sayın'ın evinde bulunan Necmeddin Okyay'a ait bir levhadaki yeşil ve kırmızı renkler solmuş.

  • Ebruda kullanılan fırçaların gül dalından yapılması tamamen Necmeddin Okyay'ın bahçesindeki gülleri budadıktan sonra düzgün olanlarına fırça sarması sonucu ortaya çıkmış olup gelenekle alakası yokmuş. Bunun gelenek olduğunu söylemek geleneği izah etmek değil geleneği icad etmekmiş.

  • Ebruculukta icazet vermek gibi bir gelenek yokmuş. Necmeddin Okyay ne oğullarına ne de yeğeni Mustafa Düzgünman'a yazılı bir icazet vermemiş.

  • Gelenek konusundaki hassasiyetini her fırsatta dile getirmiş olan Düzgünman'ın ve vefatından sonra bazı talebelerinin gelenekte olmayan bir uygulamayı "gelenek" adına niçin benimsediklerini anlamak mümkün değilmiş.

 

Bunlara cevap vermeye çalışalım :

 

  • Sayın Uğur Derman,  kitabını yazdığı yıllarda bugünki gibi fitne olmadığından gelenekten söz etmek ihtiyacını hissetmedi herhalde . . .

  • Sayın yazar, bölümün başında bir ebru geleneğimizin olmadığını ispatlamaya çalışıyor ama yazdıklarının sonuna doğru sık sık "bunların ebru geleneğinde olmadığından" ya da "Mustafa Düzgünman'ın ebru geleneğine sıkı sıkıya bağlılığından" bahsediyor. İsteseler de istemeseler de bir ebru geleneğimiz vardır. Bu konu için bkz. MANİFESTO.

  • Ebruda yapılan yeniliklerin hangilerinin geleneğe uygun olduğuna ve hangilerinin uygun olmadığına şahısların değil tarihin karar vermesini beklersek korkarım bırakın gelenekli olanını ebru diye birşey kalmayacak . . . ! ! !

  • Sayın yazarın kafası tanımlamalarla oldukça karışmış. Toprak boya, doğal boya, pigment boya, klasik ebru, geleneksel ebru . . . Türk ebrusunda ADI NE OLURSA OLSUN suda erimeyen, kağıda zarar vermeyen ve güneşte solmayan boyalar kullanılır.

  • Bu tekne başına otururken boy abdesti almak ve içeriğinin zaten özümsenmiş olması gereken duayı etmek konusunda da söylemek istediklerim var. Ebrucular (çok afedersiniz) cenabet mi geziyorlar ki her tekne başına otururken boy abdesti alıyorlar ? Hamdolsun geleneğine bağlı ebrucular nasıl dua etmeleri ve ne zaman abdest almaları gerektiğini bilecek durumdalar.  Gelenek tanımayanlar diledikleri gibi dua ederler ama biz henüz nasıl dua etmemiz gerektiğini bunlara soracak duruma düşmedik çok şükür. Ben Hocam'dan aşağıdaki gibi dua etmeyi öğrendim:

"Başta Peygamber efendimiz Hz.Muhammed Mustafa (S.A.V.) olmak üzere cümle geçmiş enbiyanın, evliyanın, velilerin, şühedanın, cümle geçmiş ebrucuların, Şebek Mehmed Efendi, Hatip Mehmed Efendi, Özbek Şeyhi Sadık Efendi, Özbek Şeyhi Edhem Efendi, Necmeddin Okyay, Sami Okyay, Sacid Okyay ve hasseten Hocam Mustafa Düzgünman'ın ruhları için EL-FATİHA".

Bu konuda Hocam'ın düşüncesini öğrenmek isterseniz aşağıdaki resmi tıklayınız.

 

       

 

  • Uğur Dreman'ın kitabının 25. sayfasından alınan cümledeki "şartlara uyan" ifadesindeki şartlar acaba ne ola ki ? Suda erimeyen, güneşte solmayan ve kağıda zarar vermeyen olmasın ?

  • Necmeddin Okyay ve Mustafa Düzgünman zamanında nalburdan aldıkları boyaları doğal (topraktan elde edilmiş) olduklarını düşünerek kullandılar. Bu boyaların içinden bazıları topraktan elde edilmiş boya değilmiş ki renkleri soldu ( toprak yani madeni boyalar yani metal oksitler milyonlarca senedir güneşin altında duruyor fakat rengi solmuyor benim ebruma girince neden solsun ? ) ABD'de yaşayan Ermeni asıllı bir vatandaşımız, İstanbul'a bir gelişinde Mustafa Düzgünman'dan bir tomar ebru alır. Seneler sonra Niyazı Sayın ABD'e gittiğinde bu vatandaşımız ebrulardan bazılarındaki bazı renklerin solduğuna dair Mustafa Hoca'ya Niyazi Hoca ile haber yollar. Bunun üzerine Mustafa Hoca bulabildiği tüm boyaları iki farklı kağıda sürerek birisini güneş gören bir cama yapıştırır birisini de güneş almayan kuytu bir yere koyar. Aradan epeyce bir zaman geçtikten sonra kağıtlar aklına gelir ve iki kağıdı yanyana getirerek solan ve solmayan boyalara bakar. Bana bunu anlattığında sözlerini şöyle bitirdi : " Oksit boyalarla çamaşır çividi ve lahor çividinin bir de DEGUSSA'dan getirttiğim kırmızının solmadığını gördüm ve ondan sonra bu boyalardan başka boya kullanmadım. Sen de bunlardan başka boya kullanma . . ."

  • Hazır boyaların kazein ve asit içerdiği iddiasını lütfen ciddiye alın. KREMER PIGMENTE firmasının http://kremer-pigmente.de/shopint/index.php?lang=ENG&list=030201 adresinde, tıkladığınızda sizin de görebileceğiniz gibi boyalara eklenen maddeler başlığı altındaki asitler başlığı altında boyalara üretim sırasında ascorbic asit, citric asit, oxalic asit, tantaric asit, hydrochloric asit % 37, Nitric asit % 53, sulphuric asit % 96, asetic asit % 60 ve formic asit % 85 katıldığı söyleniyor ve evde boya yapmak için bu asitler ayrıca satılıyor.

  • Özbek Şeyhi Sadık Efendi'den Mustafa Düzgünman'a kadar her devirde bir tek ebrucu vardı. Onlar da hayatlarını bu sanata adamış, bu sanatın zirve isimleri idi dolayısıyla ebruya ayırdıkları mesai ve ebruda geldikleri nokta itibarıyla yaptıkları her yeni şey ebruyu tekamül ettirmiştir. Aynı tarz ve tavırla, aynı edep ve terbiye ile ebru yapmaya çalışan bizler için başkaları ne derse desin onların yaptıkları artık Türk ebrusu içindedir. Bu nedenle eğer Necmeddin Okyay ve Mustafa Düzgünman fırçalarını gül dalına sarmışlarsa bu Türk ebru geleneğine girmiş, artık gelenek olmuş demektir. Ayrıca Sadık Efendi ve Edhem Efendi'nin fırçalarını gül dalından başka birşeye sardıkları konusunda elinizde belge mi var ki Necmeddin Hoca'nın fırçalarını gül dalına sarmasını bahçesindeki güllere bağlıyorsunuz ?

  • Evet ebruculukta icazet verme geleneği yoktu. Bunu başlatan Mustafa Düzgünman'dır ve kendisi bunu başlatmayı gerekli gördüyse sebebi muhtemelen sayın yazarın yazısında ifade ettiği bazı endişelerdir. Biz bizden ebru öğrenenlere icazet veriyorsak, vermek istiyorsak bundan kime ne ? Siz de isterseniz sizden öğrenenlere icazet verin istemezseniz vermeyin. Ayrıca icazeti ebru geleneğimizde yok diye dışlamayı biliyorsunuz ama onun dışında gelenek adına ne varsa inkar etmeye ve aksini ispatlamaya mesai harcıyorsunuz. Bu da benim garibime gidiyor doğrusu . . .

 

Kitabın bundan sonraki bölümlerinde ebru ustalarının hayat hikayeleri anlatılmış ve devletin parası editörün şahsının, yağlıboya ile yaptığı şeylerin ve evinin reklamına alet edilmiş. Ebrunun malzemeleri ve nasıl yapıldığı yazanın bildiği kadarıyla anlatılmış. Kitapta örnek olarak konulan ebru fotoğraflarını, geleneğini yaşatmaya çalışan ebrucuların ebrularıyla renk ve desen açısından kıyaslamanızı ve farkı gözlerinizle görmenizi öneririm.