AŞAĞIDA OKUYACAĞINIZ SATIRLAR, Hikmet BARUTÇUGİL'in "RENKLERİN SONSUZLUĞU" İSİMLİ KİTABINDA ANLATILANLARIN DOĞRUSUNU, HİÇ OLMAZSA BU SİTEYİ ZİYARET EDENLERE ANLATMAK AMACIYLA KALEME ALINMIŞTIR. . .

"RENKLERİN SONSUZLUĞU"
Hikmet BARUTÇUGİL
İSTANBUL 1999 


Sayfa 17

"Kendi çıkarlarını tehlikede gören bazı kimselerin kızgınlığına ve muhalefetine hedef olacağımdan hiç kuşkum olmamasına rağmen bu kimselere şunu hatırlatmak isterim: Her şeyin ilerleme kaydettiği günümüzde (1853 !) bunca zamandır geri bırakılmış olan, pek az kişinin farkına vardığı bu garip ve basit sanat neden dikkat çekmesin ve neden, eğer mümkün ise, bununla neler yapılabileceği denenip gücü yararlı  yönlere tevcih edilmesin ?...

Hikmet Barutçugil, 1853 tarihli "Ebru sanatı ve kitap kenarları ile kağıtlara uygulaması" isimli bir kitabın yazarına atfen verdiği yukarıdaki cümle ile bizden başka yaptıklarına muhalefet eden olmadığına göre yaptıklarına muhalefet etmemize gönderme yaparak bizi, "çıkarlarımızı tehlikede görmekle ve herşeyin ilerleme kaydettiği günümüzde ebruyu geri bırakmakla" suçluyor. Yazarın sözünü ettiği kitap herhalde ebruyu kendisi gibi kendi kendine öğrenen ve ebrunun üzerindeki sır (!!!) perdelerini kaldıran Charles Woolnough'un "The Art of Marbling" isimli kitabı olmalı çünki Avrupa'da 1853 tarihinde basılan ebru konulu tek kitap bu. Ancak kitabın adının farklı verilmesi ve yazarının adının zikredilmemesinin sebebini anlayamadık . . . Burada yazarın gönderme yaptığı kişi biz isek, bizi tanıyanlar bu konuda çıkar  gözetmediğimizi bilir. . .

Yazarın onaylamasa kitabına almayacağı ". . .  bu garip ve basit sanat neden dikkat çekmesin ve neden, eğer mümkün ise, bununla neler yapılabileceği denenip gücü yararlı  yönlere tevcih edilmesin ?. . ." cümlelerine katılmak mümkün değil. Bu cümle ancak herkesin "su üstünde boyalar/aman ne güzel oyalar" mantığı ile yaptığı ve ebruzenlerin (!) ebru sınıfına sokmaya çalıştıkları kâğıtları ya da ebruzen (!) ebrularını "ebru" tanımına dahil edersek doğru olabilir. Ebru asla basit bir sanat değil aksine son derece güç bir sanattır. Tabii bu tanımlama, kişilerin "ebru"dan ve "sanat"tan ne anladıklarına göre değişir . . . Ebru nükleer enerji ya da afyon gibi bir şey midir ki gücü yararlı yönlere tevcih edilsin ?

Sayfa 18

Zaten pek az sayıda olan ebru ustalarının ders vermeye zaman ayıramadıklarını, hatta bilgilerini açıklamaya hevesli olmadıklarını anladım.

Türk  ebrusunu geleneklere uygun yaşatmaya çalışanlar onu istediklerine öğretirler istemediklerine öğretmezler ama öğretecekleri kişinin onu geleneğe uygun sürdüreceğinden emin olmak isterler. Mustafa Hoca'nın geri çevirdiği tek insan Hikmet Barutçugil değildir. Ebruculuk geleneğimiz de bugüne, ustadan çırağa öğretilerek gelmiştir ve ebrunun geleneğe uygun tekâmül ederek bugünlere ulaşabilmesinden, çırak seçimlerinin  ne kadar isabetli yapıldığı görülmektedir.

Yazarın ebru ile uğraşmaya başladığını söylediği yıllarda Türkiye'de ebru öğretebilecek iki ebrucu vardı. Merhum Mustafa Düzgünman ve halen hayatta olan Niyazi Sayın. Niyazi Hoca'nın bildiklerini kimseden saklamadığını yakınında olan herkes bilir. Yetiştirdiği neyzenler bunun şâhididir. Mustafa Hoca ise her gelene değil kendi seçtiklerine ebru öğretirdi. Bugün Niyazi Hoca'nın dışında Hoca'dan ciddî manada ebru öğrenmiş ama sürekli yapmayan Binbaşı Sabri Mandıracı, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Doç.Dr.Aydın Gülan ve İstanbul Devlet Klasik Türk Müziği Korosu Ud Sanatçısı Serhan Aytan gibi pekçok isim de bunun şahididir. Bir insanın yılların emeği sonucu öğrendiklerini kapısına gelip "bana bunu öğret" diyene değil, lâyık olan ve usûlüne uygun devam ettireceğine inandığına öğretmesi kadar doğal ne olabilir ? 

Hocamın tarihe, kimseye bir şey öğretmeyen ve sırlarını (!) kendisine saklayan birisi olarak geçmesine sebep olacak gerçek dışı bu satırları şiddetle kınıyorum.

Yazar, geleneğe uygun ebru yapanların bunu kimseye öğretmediklerinden şikayet etmekte ve ebruyu kendi kendine öğrendiğini ifade etmektedir. Yazdığı kitabın geleneksel Türk ebru sanatını anlattığını söylemesine ve yağlıboyayla yaptığı ve ebru sınıfına sokmaya çalıştığı kâğıtların örneklerinden bol bol bulunmasına rağmen kitabında bunların yapılışıyla ilgili herhangi bir bilgi yer almamaktadır. Bugün yağlıboyayla Hikmet Barutçugil'in yaptıklarını yapan bir başka kişi daha yoktur. Bunun iki izahı olabilir. Ya kimse bunları yapmak istemiyor ya da Hikmet Barutçugil bunların yapılışını kimseye öğretmiyor. Kimse bunları yapmak istemiyorsa bu bizi ilgilendirmez ama Hikmet Barutçugil bunları isteyen oluyor da öğretmiyorsa, insanları sır saklıyorlar diye tenkîd etmesinin izâhını yapmak güçtür. Yazar Türk Ebru'sunun değil ebru sınıfına sokmaya çalıştığı boyalı kâğıtların kitabını yazmalıdır. Artık hayatta olmayan insanlara "sırlarını kimseye öğretmediler" diye kızıp sonra da kendi yaptıklarını herkesten sır gibi saklamak konusundaki yorumu bu satırları okuyanlara bırakıyorum ... 

Sayfa 25

(Ebrunun tarihi hakkında bilgi verilirken...) Selçuklular ve Osmanlılar döneminde birçok ebruzen yetişti.

Ebru sanatı, yapılan ebruların üzerine imza atılmaması ve hakkında pek az yazılı kaynak bulunması nedeniyle diğer sanatlarımıza nazaran geçmişi en az aydınlatılabilen bir sanatımızdır. Osmanlı dönemi ebruculuğu hakkında bile pek az şey biliyorken "Selçuklular döneminde birçok ebruzen yetişti" ifadesinin bilimsel dayanağının ne olduğu açıklanmalıdır. Yazılı hale gelen her düşünce kamu malıdır ve gelecekte belge kabul edilip referans gösterileceğinden kaynak gösterilmeyen böyle bilgiler, tarihi tahrif etmekten başka bir anlam taşımaz.

Sayfa 30

(Necmeddin Okyay) Çiçekli ebruların ilk uygulayıcısıdır.

Necmeddin Okyay'dan çok daha önceleri ilkel çiçekli ebrular yapılmıştır. Bunlardan bir örnek, yazarın da sık sık referans olarak gösterdiği Sn.Uğur Derman'ın "Türk Sanatında Ebru" isimli eserinin 17nci sayfasında verilmektedir. Necmeddin Okyay çiçeği, kendisinden öncekilere nazaran çok daha başarılı stilize etmiş ve çiçek yapımını tekâmül ettirmiştir. Yazara ait yukarıdaki ifade doğru değildir ve bu kitabı okuyanlarda Türk ebrusunda çiçeğin Necmeddin Okyay'la başladığı ve öncesi olmadığı izlenimini uyandıracaktır. Bugün nasıl yazılı başka kaynak bulamıyor ve her ebru kitabı çıkaran  Sn.Uğur Derman'ın kitabını tek kaynak olarak gösteriyorsa, yıllar sonra bugünün ebru tarihini yazanlar Sn.Uğur Derman'ın kitabını bulamaz da Hikmet Barutçugil'in kitabını kaynak olarak kullanırlarsa, gerçekler saptırılmış olacaktır.  Kimsenin ebru tarihimizi kendi keyfince değiştirmeye ve yorum yapmaya hakkı yoktur.

Sayfa 39

Eğer kağıdımızın boyu 35x50 cm ise teknenin boyu, kenarlardan birer cm daha büyük olmalıdır. (36x51 cm). çünki kağıt suya girdiği zaman genişler, teknedeki bu bir santimlik fark, bu genişlemeyle tamamen kapanmış olur.

El yapısı kâğıtlar dışında her kâğıdın üretim şekline göre bir "suyu" vardır ve  kâğıt en çok bu suyu doğrultusunda genişler. Ebru yapımında kullanılacak kâğıdın suyunun doğru yöne olması yani boyuna doğru olması gereklidir aksi takdirde yani suyu ters olan kâğıt, tekneye yatırıldığında kendiliğinden hemen kısa kenarlarından rulo şeklinde toplanmaya başlar. 

35x50 cm ebadında suyu düz olan kâğıt ise, kâğıdın kalınlığına ve cinsine göre değişmekle birlikte  uzun kenarı boyunca yaklaşık yarım santimetre, kısa kenarı boyunca  da birkaç milimetre uzar. Tekne yazarın söylediği gibi kâğıttan birer santimetre daha büyük olursa ve kenarlarda kalan boya, yine yazarın kitabının başka yerlerinde hararetle tavsiye ettiği gibi gazete kâğıtlarıyla alınırsa ( batı tekniğinde tekne kâğıttan büyük yapılır ve sadece kenarlarda kalan boyalar değil şap kullanılması nedeniyle teknenin yüzeyi de gazete kâğıtlarıyla temizlenir ), gazete kâğıdında bulunan mürekkep ve diğer kimyasallar tekneye karışır ve ebru yapanın başına, herhalde yazarın da bilmediği birçok iş açılır.

Sayfa 40 (Bu sayfada geleneksel ebruda fırçanın nasıl sarıldığı anlatılmaktadır. )

Bunu kim icad etti bilmiyorum ama geleneksel ebruda kullanılan at kılı  fırçaların yapımı sırasında at kıllarının fırça ağzında daha çok açılması ya da kılların ileri geri hareket etmesinin önlenmesi gibi gerekçelerle gül dalının uca yakın ve düğümün geleceği yerini bir bıçakla inceltip öyle sarmaya başladılar. Fırça böyle sarılmaz. Hocamın fırçalarının bir kısmı bende bir kısmı Galata Mevlevîhanesi'ndeki DÜZGÜNMAN odasında mahfuzdur, isteyen görebilir ve hiçbiri böyle sarılmamıştır. Dikkat edenler bilir, dalların içinde bir öz, bunun dışında bir iç kabuk, onun da dışında bir dış kabuk vardır. Dalın özü mantar gibidir ve çok zayıftır. Dalı taşıyan iç kabuğudur. Bu sayfada tarif edildiği gibi dalın ucu inceltilirse fırçanın ucu zayıflar. Geleneksel usullerle  ebru yapımının birçok aşamasında fırçanın dibi kuvvetlice sıkılır. Eğer bu şekilde fırçalar zayıflatılırsa, kısa sürede kırılırlar. İnsanlar işin ruhunu hazmetmeden benliklerinin esiri olup ben daha iyisini yapacağım diye bir şeyler icad etmeye çalışır, bunu da geleneğe mal ederlerse sonunda gelenek diye birşey kalmaz. Her konuda olduğu gibi ebruda da gelenekler asırların tecrübesinin bir sonucudur ve her isteyen onları değiştiremez. Ebruzenler (!) fırçalarını istedikleri gibi sarabilirler buna kimse karışamaz ama bunu yayınlayıp geleneksel ebruda fırça böyle sarılır demeye hakları yoktur.

Sayfa 44

Bunların başlıcaları oksit sarı (zırnık adı verilen arsenik sülfür) ...

Oksit sarı başka zırnık başka boyadır.

Sayfa 47

En kolay ebru yağlıboya ile yapılır.

Yazara katılmamak elde değil. Hemen herkesin ortaokul elişi dersinde başından geçen gazyağı ya da su üzerinde yağlıboya ile bir kâğıt boyama tecrübesi vardır.

Sayfa 47

Bugün renk konusunda geleneği yaşatması açısından, toprak boyalarla çalışmanın gerekliliğini savunuyoruz. Gelmiş geçmiş en büyük ebruculardan Sayın Hatip Mehmet Efendi ebruya büyük yenilikler getirmiş bir dehadır. 1773 yılında vefat ettiği bilinen Hatip Mehmet Efendi'nin elinde guaj, akrilik boya ya da günümüzün diğer boyaları olsaydı, eminim ki o da bu boyar maddeleri deneyecek ve birçok yenilikler bulacaktı. O zamanki imkanlar o idi, o yapıldı. Geleneği yaşatmak açısından bu tekniği kullanalım; ama değişik malzemeleri denemekte  her zaman yarar olduğu kanısındayım. Çünki sanatı bilim gibi görmek, mutlaka geliştirmek lazımdır. Sanat geliştirilmeyince hep aynı şeyler yapılır, ilerleme olmaz ve sonuçta da sanat kaybolur.

Bu cümleler bende sanki sûret-i haktan görünüp de geleneğimizin sinsice dejenere edilmeye çalışıldığı izlenimini uyandırıyor. 1773 yılında vefat eden Sayın (!!!, herhalde merhum denmek isteniyor) Hatip Mehmet Efendi, ebruya yenilikler getirmiş büyük bir ebrucudur. Ancak Necmeddin Okyay ve Mustafa Düzgünman, ebruya Hatip Mehmet Efendi'den çok daha fazla yenilikler getirmiş ebru tarihimizin zirve isimleridir. Kimse Hatip Mehmet Efendi'nin Mustafa Düzgünman'dan teknik olarak daha ileri düzeyde bir ebrucu olduğunu  iddia edemez. Hatip Mehmet Efendi ebruyu teknik olarak zamanının çok ilerisine taşımış olmasına rağmen onun tekniğinin Edhem Efendi, Necmeddin Okyay ve Mustafa Düzgünman'la kıyaslanması bile mümkün değildir. Hatip Mehmet Efendi'den teknik olarak çok daha mükemmel ebrular yapan Mustafa Düzgünman'ın elinde yağlıboya, guaj boya, akrilik boya ya da günümüzün diğer sentetik boyaları yok muydu ? Âlâsı vardı ama DENEDİ ve KULLANMADI. "O zaman imkanlar o idi, o yapıldı"deniyor, bu zamanda da imkanlar bu ama "YİNE O YAPILDI ve TABİİ BOYAR MADDELER KULLANILDI". "Boya olarak değişik  malzemeler denemekte her zaman yarar olduğu kanısında" olan ebruzenler (!) acaba bunların denenmediğini mi zannediyorlar ? Mustafa Düzgünman toprak boya dışındaki boyaların ya renklerinin  solduğunu ya da üretim sırasında içlerine katılan kazein ve asitlerin kâğıda zarar verdiğini dolayısıyla yüzyıllarca önce yazılmış bir kitabın cildinin onarımı sırasında kullanılamayacağını bundan 40 sene önce görmüş ama ebruzenler (!) halâ göremiyorlar. Bunlar kendilerinin Necmeddin Okyay ve Mustafa Düzgünman'dan daha büyük ebrucu olduğunu mu zannediyorlar ? ( Merhum Mustafa Düzgünman'ın ebru geleneğinin nasıl yaşatılacağı konusundaki görüşlerini kendi sesinden dinlemek için lütfen aşağıdaki gramafon resminin üzerine tıklayınız.)

Acaba yazar, benzer mantıkla Şeyh Hamdullah'ın ya da Hâfız Osman'ın elinde bugün bulunan çini mürekkebi ya da rapido mürekkebi olsaydı, onların da bunları deneyip kimbilir hat sanatımızda ne yenilikler yapacaklarını öne sürebiliyor mu ? O öne sürse hattatlar ve sanat tarihçiler bunu kabul ederler mi ? Hat sanatımız yüzyıllardır çay ya da benzer boyar maddelerle boyanmış kâğıtlar üzerine is mürekkebiyle yazılması yüzünden geri mi bıraktırılmıştır ?  

Ebruya ilk başladığım ve daha henüz Hoca'yla tanışmadığım yıllarda, akrilik boya kullanarak çok başarılı taraklı ebrular yaptığımı hatırlıyorum. Tezhip hocam Sn.Cahide Keskiner Hanımefendi "evlâdım bunları Süleymaniye Kütüphanesi Müdürü Muammer Ülker'e götür de bir göster" dedi. Ben de kendisinden randevu alarak yaptıklarımı götürdüm. Muammer Bey bunların çok başarılı olduğunu ve hangi boyayı kullandığımı sordu. Ben de "guaj, akrilik, toprak boya ne bulursam kullanıyorum" dedim. "İşte bu olmadı, biz yüzyıllar önce yazılmış bir kitabın cildini tamir ederken içinde asit ve kazein olan boyalarla yapılmış ebruyu kullanamayız çünki bu kazein ve asitler, zamanla ebru kâğıdını yakar ve cilt tekrar tamire ihtiyaç gösterir. Bu yüzden biz sadece Mustafa Düzgünman'dan ebru alırız" dedi. Bugün hem Sn.Cahide Keskiner, hem de Sn.Muammer Ülker hayattadır.

Sanat zorla, mutlaka geliştirilmez, kendiliğinden gelişir. Aynı dilin gelişmesi gibi. Ebruyu zorla, mutlaka geliştirmeye çalışırsanız, güzelim İstanbul Türkçesi'nin  olanak, olasılık, ruhsal, dünyasal  v.s.gibi ucûbelerle zorla katledildiği gibi onu katledersiniz ve ortaya  ebruzen (!) ebruları çıkar. Ebru sanatı da diğer sanatlarımız gibi bugüne gelişerek gelmiştir ancak onu geliştiren hiçbir ebrucu bunu "ebruyu mutlaka geliştirmem lazım sanat geliştirilmeyince hep aynı şeyler yapılır, ilerleme olmaz ve sonuçta da ebru kaybolur. " düşüncesiyle yapmamıştır. Her ebrucu, önce ebru gibi ebru yapmaya çalışır, zamanla muvaffak olur ve kendinden öncekileri aşarsa yani onların yaptıklarını en az onlar kadar başarılı yaparsa zaten bir müddet sonra ebruyu geliştirecek geleneğe uygun yenilikler kendiliğinden ortaya çıkar. . .

Sayfa 49

Su ile ezilmiş süt gibi sıvı hale getirilmiş rengin içine birkaç damla öd koyuyoruz, daha sonra bir kalem ya da damlalık yardımıyla kitreli suyun üzerine damlatıyoruz. Bu damlanın çapı 5-6-7 cm civarında olmalıdır (küçük boy kavanoz kapağı kadar). Eğer damlalar 5-6 cm'den daha küçükse ve dibe çöküyorsa birkaç damla öd koyarak gereken açılımı, yüzey  gerilimini sağlamamız lazımdır.

Yazar kitabının 51inci sayfasında "Ama Türk ebrucuların hep kitrede ısrar ettiklerini biliyor ve bu geleneği halen yaşatıyoruz" diyor ama yukarıdaki ifadesinden kitre değil başka birşey kullandığı anlaşılıyor çünki kıvam artırıcı çeşitli malzemelerin yoğunlukları aynı olsa bile hepsinin yüzey gerilimleri farklıdır ve bunlardan en çok yüzey gerilimi yaratan kitredir. Kitre üzerinde çalışabilmek için boyanın içine yazarın söylediği gibi birkaç damla değil herbiri en az 20-30 damla öd alan 2-3 damlalık dolusu öd koymak gereklidir. Kitre üzerinde bu tarife göre ebru öğrenmeye çalışan birisi, asla boyalarını suyun yüzeyinde açtıramaz çünki birkaç damla öd kitre için "hiç öd"le aynıdır. Hem boyanın açılabilmesi için damlalıklar dolusu öd gerektiren kitre yerine üzerinde birkaç damla ödle boyaların açtığı bir kıvam artırıcı kullanacaksın hem de "Türk ebrucuların hep kitrede ısrar ettiklerini biliyor ve bu geleneği halen yaşatıyoruz"  diye yazacaksın . . .

Burada Türk ebrucular ile kastedilen kim ki yazar onların geleneğini yaşatmaya ve onlar gibi ebru yapmaya çalışıyor? Herhalde yaptıklarının Türk ebrusunu temsil etmediğinin kendisi de farkında ki "Türk ebrucuları olarak kitrede ısrar ediyor ve bu geleneği halen yaşatıyoruz" diyemiyor. 

Boyaların ayarı için bu açılan boya çapı ölçüsünün bir hükmü olmadığını, her ebrucunun kullandığı biz ya da çubuğun kalınlığı ile kavanozdan kavanoza boya miktarının farklı olacağını dolayısıyla kişiden kişiye ya da boyadan boyaya farklı miktarlar damlatılacağı için böyle çapa bakarak ayar yapılamayacağını daha önce de anlatmıştık. Boyaların ayarı için önce kitrenin ayarı doğru yapılmış olmalıdır. Boyaların ayarı ancak bir usta seyredilerek öğrenilebilir. Bu ayar için Hikmet Barutçugil 5-6-7 cm, Ahmet Çoktan 4 cm, Salih Elhan 8 cm, Turan Türkmenoğlu ise 10-12 cm diye bir ölçü vermektedir. Bunların hiçbiri doğru değildir. Ebru yapmaya çalışanlar bunlardan hangisine inanacak ?

Sayfa 53

Aktarda kolayca bulunabilen, tercihen iyi kalitede kitre, geniş bir kabın içinde 1 lt (su bölümünde bahsedilen türden su) suya 8-10 gr kadar konulup iki gün bekletilir.

Her bölgenin kitresi suya farklı bir kıvam verdiği için ne kadar suya ne kadar kitre konulacağı hakkında kesin rakamlar verilemez. Her ebrucu sonbaharda taze kitre aktarlara gelince bir sene yetecek kadar alır ve birkaç tekne açtıktan sonra teknesinin alacağı su miktarına ne kadar kitre koyacağının ölçüsünü bulur. Bu ölçü yani kitrenin kıvamı, içinde kurşunkalem kalınlığında bir çubuk yürütülerek kitre üzerinde  bıraktığı izle bulunur. Doğru ayarda, kitre içinde çekilen çubuk dışarı alınınca kitre üzerinde  bıraktığı iz olduğu yerde kalmalı, ne çekiş istikametinde ileri ne de lastik gibi geri gitmemelidir. Mutlaka bir rakam vermek gerekirse, üzerinde bizim olan ebrunun yapıldığı fiyor kitrenin kıvamı için ortalama 8 litre suya 45-50 gr kitre konur. Yazar, kitre kıvamı için internette

http://www.interactive.m2.org/Handicraft/brtcgl.html

adresindeki makalesinde de 20-40 gr/3 litre ölçüsünü vermektedir. Buna göre 9 litrelik bir tekne için 60-120 gram, kitaba göre ise 72-90 gr kitre ıslatılmalıdır. Bu ikisi arasındaki farkın büyüklüğünü ancak ebrucular takdir edebilir. Kıvamı ayarlanmış tekneye bir su bardağı dolusu su dökülse o teknenin bütün ayarları bozulur. Kitrenin kıvam ayarı bu kadar hassastır. 

Aynı büyüklükte tekne için Salih Elhan da 30-35 gr ölçüsünü vermektedir.

Sayfa 54

Astar koyu olduğunda boyalar yeteri kadar yüzey gerilimi yapamayacak ...

Bu öd konusunu anlatırken bütün ebruzenler (!) herhalde birbirlerinden öyle öğrendiler, ödün ya da ödlü boyanın kitre üzerinde bir yüzey gerilimi oluşturduğunu söylüyorlar. Bu da doğru değil. Her sıvının bir yüzey gerilimi vardır. Kitreli suyun da vardır ve bu içerisinde eritilen kitrenin yoğunluğuyla doğru orantılı olarak artar. Ödün içerisinde ise birtakım yüzey aktif asitler vardır ve bunlar, bir yandan kitre üzerindeki yüzey gerilimini yenip boyanın açılmasını sağlarken bir yandan da sıvının yüzeyindeki gerilimin artmasına sebep olurlar. Ödün fonksiyonu yüzey gerilimi yaratmak değil yüzeyde mevcut olan yüzey gerilimini yenerek boyanın açılmasını sağlamaktır. Bu nedenle battal ve battal yapımıyla başlanan ebrular yapılırken her atılan boyanın içerdiği öd konsantrasyonunun öncekilerden fazla ya da en azından eşit olması gerekir. ( Bu kural yani her atılan boyanın öncekilerden fazla öd ihtiva etmesi, her ebru çeşidi için geçerli değildir. )

Sayfa 58

Önce boyaları güzelce ezdik, suyla karıştırdık, içine öd kattık; daha sonra suda erittiğimiz ayran kıvamındaki kitreyi teknemize süzerek döktük.

Kitre, 53üncü sayfadaki reçeteye göre yani 1 lt suya 8-10 gr. kitre konularak hazırlandığında ki bu 5 cm yüksekliğindeki 35x50 cm'lik tekne için 8 litre hesabıyla 65-80 gr. eder, kitrenin kıvamı ayran değil yoğurt gibi olur ve böyle bir kitrenin üzerinde ebru yapmak imkânsızdır.

Sayfa 59

Mümkün olduğu kadar ödü az olan boyayı önce koymalıyız.

Battal ebru yapılırken ödü az olan boya, mümkün olduğunca değil MUTLAKA önce ATILIR, koyulmaz. Yazar yağlıboyayı suyun üzerine atmak yerine döktüğü ya da koyduğu için ağzı atmak yerine koymaya alışmış. . .Önce ödü fazla olan boya atılırsa hiçbir şekilde battal deseni elde edilemez. Hele de "Tarz-ı Kadîm Battal" . . .

Sayfa 61

(Kâğıtla teknenin yüzeyi arasında hava kabarcığı kaldığında  ne yapılacağı anlatılıyor, kabarcığın olduğu yer iğne ile delinerek havanın delikten çıkacağı belirtiliyor) 

(Bu yöntemi eski üstadlarımız hiç kullanmazlardı, sabır ile beklemeyi tercih ederlerdi)

Hiçbir eski üstâdın kendisini kabul etmediğini ve ebruyu kendi kendine öğrendiğini söyleyen yazar hangi eski üstâdın böyle yapmadığını görmüş acaba ? 

Teknemizin daima temiz ve berrak kalmasını istiyor isek, şöyle bir yöntem gerçekleştiririz: kağıdı sıyırmadan iki ucundan tutarız. Teknemizin yanı başında ya da  arkamızda hazırladığımız tekneye çok az miktarda kitre koyarız. Bu kitrenin kıvamı biraz cıvık olabilir. Kağıdı ikinci olarak o teknenin üzerine yatırır ve teknenin kenarına sıyırırız. Veya ebrulanmış . . . Ebruya yeni başlayanlar için, ikinci bir tekne açmak bir hayli külfet olsa da bu yöntemi tavsiye etmekte çok büyük yararlar görüyorum.

Geleneksel tarzda ebru yapan hiçbir usta kitresinin kirlenmesini önlemek için böyle iki tekneyle çalışmamış ve öğrencisini de çalıştırmamıştır. Kitre kirlendikçe güzelleşir. İki tekne kullanılması son zamanlarda ortaya çıkan ve eski ebrucuların yaptıkları ebruları yapamayanların suçu kirli kitrede zannedip kitreyi temiz tutmak için uydurdukları bir yeniliktir (!). Necmeddin Okyay da Mustafa Düzgünman da o nefis ebrularını hep aynı teknede üretmişlerdi.

Sayfa 63

Suyun üzerine kağıt sermenin bir başka gerekçesi de kitremizi ne olduğu meçhul, uçuşan cisimlerden korumaktır ki biz bunlara "ufo" diyoruz.

Bizim ebru terminolojimizde böyle bir kelime yoktur ve o uçuşan şeylere toz denir. Bilmeyenler için söyleyelim "ufo" İngilizce "unidentified flying objects" ( tanımlanamayan uçan cisimler ) demektir ve meraklıları tarafından "uçan daireleri ifade etmek üzere" kullanılır. Ebru yapmak ciddi bir iştir . . . Yazarın, Mustafa Düzgünman'ın "EBRUNAME" isimli şiirini bir kere de anlamaya çalışarak okumasında fayda bulunmaktadır . . .

( Merhum Mustafa Düzgünman'ın ebru yapmaya nasıl başladığını kendi sesinden dinlemek için lütfen aşağıdaki gramafon resminin üzerine tıklayınız. )

Yazar ebru terminolojimize "kitre" yerine "astar", "ebrucu" yerine "ebruzen" ve "toz" yerine "ufo" kelimelerini kazandırmış. . . Yarın birisi de "bestekâr"dan mülhem "ebrukâr" uydurursa hangisini kullanacağız ?

Sayfa 67

ZEMİN BATTAL

Böyle bir ebru ismi yok. Ona "zemin ebrusu" denir. Hatip ebrusu ve çiçekli ebrunun zemini için yapılan ebrudur.

TARZ-I KADİM

Merhum Mustafa Düzgünman'ın geliştirdiği bir ebru tarzıdır.

Tarz-ı kadîm "eski tarz" demektir ve Hoca'dan çok önceleri yapılmıştır ancak Hoca bunların en güzellerini yapmıştır.

Sayfa 71

HAFİF EBRU

(Hafif ebrunun  nasıl yapılacağı anlatılıyor) Normal astar kıvamına aynı miktarda su da ilave edilerek astar cıvıklaştırılır.

Yok böyle bir şey, teknenin bir tek kıvamı vardır ve hafif ebru dahil bütün ebru çeşitleri aynı teknede yapılır. Bunu ya Ahmet Çoktan uydurdu Hikmet Barutçugil ondan öğrendi ya da Hikmet Barutçugil uydurdu Ahmet Çoktan ondan öğrendi çünki ikisi de aynı yanlışı tarif ediyor.

Sayfa 74

Bu sayfadan itibaren verilen çiçekli ebru tarifleri ve kitabın kalan bölümlerindeki resimlerin geleneksel Türk ebrusu ile alâkası bulunmayıp bunlar Hikmet Barutçugil'in yağlıboyayla yapıp Türk ebrusu sınıfına sokmaya çalıştığı şeylerin bir derlemesidir. Bu konuda birşey söyleyemiyor, yorumu, kitabı inceleyenlere bırakıyorum . . .